20 Temmuz 2015 Pazartesi

"Devrimci Yenilgicilik" Üzerine Bir Okumadan Notlar - Harun Yoldaş

1. Bölüm
-Enternasyonalist olmayan bir hareketin, hatta enternasyonal üzerine herhangi bir teori geliştirimemiş bir ulusalcı troçkist hareketin, doğrudan siyasi grupları, enternasyonalist olmama üzerinden suçlaması.
-Aynı siyaset 1. bölüm'de Emperyalizm çağında, burjuvazi'den daha ilerici bir sınıf çıkmıştır diyor. Yani burada hem burjuvazinin ileri yönünü söyleyip, aynı zamanda işçi sınıfının sadece emperyalizm çağında ilerici güce sahip olduğunu vurgulayarak tarihsel bir sapmaya uğruyor.
-Troçkist olduğunu iddia eden siyaset, Troçki'nin eşitsiz-gelişim yasasından bi haber şekilde, abd ve malta üzerinden örneklendirme yaparak, maltanın da yanında yer almayacağını açık bir şekilde söylüyor.
-Bu siyaset 1. Bölüm'de şöyle söyleyerek, çok iddialı konuşmuştur;
Bu açıdan işçi sınıfının savaş sırasında da en temel ayrımı unutmaması şarttır: Ulusal ayrımlar değil, sınıfsal ayrımlar önemlidir! İşçi sınıfının “kendi” ülkesindeki burjuvaziyle ortak bir yanı yoktur, oysa savaş halinde olduğu ülkenin işçi sınıfıyla çıkarları ortaktır. Bu nedenle proletarya savaş sırasında da “kendi” ülkesinin yenilgisine yol açıp açmayacağını düşünmeden sınıf mücadelesini sonuna kadar sürdürmelidir.
Devrimci yenilgiciliğin özü budur. Kuşkusuz teori ve önerme bundan ibaret değildir, fakat devrimci yenilgiciliğin diğer yanları bu enternasyonalist çizgide uzlaştıktan sonra rahatlıkla halledilebilir. Lenin’in bu görüşünün farklı ve yer yer birbiriyle uzlaşmayan yönlerini vurguladığı dönemler olmuştur. Örneğin “ehven-i şer”, “her ikisi de şerdir”, “yenilgi devrimi kolaylaştırır”, “Çarlık Rusya’sına özgü bir slogan”, “devrimci yenilgiciliğin uluslararası geçerliliği”, vs. Bunların hiçbiri devrimci yenilgicilik kavramının özünden uzaklaşmaya yol açmamalıdır: Devrimci yenilgicilik burjuva hükümete, onun temsil ettiği sisteme ve burjuva ulus-devlete karşı, savaş durumunda da uzlaşmaz bir sınıf mücadelesi yürütmeyi savunur. Bu sloganın ülkenin yenilgisini istemekle ya da bunun için aktif çaba göstermekle (bozgunculukla), yenilginin devrimi kolaylaştıracak olmasıyla vb. ilişkisi olmadan da, mutlak bir geçerliliği ve haklılığı vardır ve bu geçerlilik enternasyonalist sınıf mücadelesinin haklılığından gelmektedir. Esas hedef proletaryanın farklı kılıflar altında saflarına sızabilen milliyetçiliğe karşı savaşması ve kendi sınıfının enternasyonalist bayrağını yere düşürmemesidir.
Ancak aşağı da ki 2. bölümden alıntı da göreceğimiz gibi;
Aynısı devrimci yenilgicilik için de geçerlidir. Kitlelerin burjuva milliyetçi görüşlerin ağır etkisi altında olduğu ilk gün “ülkemiz yenilsin istiyoruz” sloganıyla onlarla bağ kurmaya alışmak, özünde, bağ kurmayı reddetmek ve daha da önemlisi onları kaderine (burjuvazinin insafına) terk etmektir. Nasıl ki direnişe gittiğimizin ilk günlerinde henüz güvenini kazanamadığımız işçilere sendika bürokrasisi eleştirisi yapmak genellikle sendika yönetimine daha fazla bağlamaya yol açıyorsa, burada da benzer bir durum söz konusu olabilir. İşçinin burjuva önderliğe güveninin en yüksek olduğu dönemden bahsediyoruz. Bu dönemde yenilgicilik görüşünü, bu doğruyu bilhassa doğru cümleler ve doğru araçlarla ulaştırmak zorundayız.
Bu siyasi yapı, kendi oportünizmini burada teşhir ederek, kitlelere ulaşma aracı konusunda slogan ve ajitatif yönleri dikkate alarak, ulusalcıların yaşadığı bir bölgede kürt sorununa dair kendisini görünür kılmayacağını, ancak kürtlerin yoğun bir bölgesindeyse kürtçülük yapabileceğini öne sürmektedir. Buna da marksizmde, oportünizm denir.
1.Bölümde ki çelişkilerin bir yüzünü 2. bölümde diğer yüzünü de 3. bölümde görmeye devam edip, bu oportünizmi teşhir edeceğiz!


2.Bölüm
-Lenin'in, doğrudan yenilgicilik teorisini vatan hainliği üzerinden değerlendirmesine eleştiri olarak bu siyaset, ortaya geçiş talebi sunma fikriyatı gösteriyor. Ve kendisi barış sloganlarını yad ediyor. Yani bu süreçte sınıf uzlaşmacılığı çizgisini benimseyip, pasifist bir çizgiye düşüyor. Bu siyaset'in 1. bölümünde söylediklerini yad etmekte fayda var;
Devrimci yenilgicilik” proletaryanın barış dönemindeki sınıf politikasını savaş sırasında da özünü değiştirmeden savunması gerekliliğini anlatır. Devrimci yenilgicilik bir sınıf siyaseti olarak düşmanı dışarıda değil, içeride arayan, bu nedenle savaş durumunda bile çizgisini değiştirmeyen devrimci proleter tavrın adıdır. Tam karşıtı ise duygusal değil, yine siyasal ve sınıfsal bir tabir olarak alınması gereken yurtseverliktir, yani esas düşmanın sınırların dışında olduğunu düşünen ve sınıflar üzerinden değil uluslar üzerinden düşünmek gerektiğini vaaz eden ideolojidir. Kısacası, yurtseverlik ulus-devlet denen burjuva kurumu savunmak, savaşta o ulus-devletin sahibi olan burjuvaziden bağımsız bir siyasi çizgi izlememek, proletaryayı bu milliyetçi siyasete hapsetmektir.
Bu duruma ilişkin olarak 2. bölümden alıntıyla devam ediyoruz;
Liberal solcular gibi, barışı ana slogan haline getirmeyiz, çünkü kitlelerde yanılsamalar uyandırır. Kapitalizm yanlıları savaşları olağan işleyişten sapma olarak görüyorlar, bir toplumsal sistemin (kapitalizmin) zorunlu ürünü, farklı ülke ya da milliyetten burjuvaların kendi içlerindeki kapışmaları diplomasiyle halledemedikleri ölçüde kaçınılmaz hale gelen olağan gelişmeler olarak değil, talihsiz birer kaza olarak görürler. Oysa Marksistler açısından savaş, Lenin’in bir Prusyalı generalden sık sık alıntıladığı bir tabirle, siyasetin başka araçlarla (yani şiddet araçlarıyla) sürdürülmesidir. Savaş bir sapma değil, kapitalizmin organik ilişkilerinin devamıdır. Bu yüzden barış dönemiyle savaş dönemi arasında kesin ayrım yapmak, kapitalizmde kalıcı bir barışın olabileceğine dair yanılsamalar uyandırmak kabul edilemez. Barış sloganını devrimci iktidar sloganına bağlamak ve gerçek barışın işçi iktidarıyla geleceğini söylemek gerekir.
Burada gördüğümüz gibi, bu siyaset kendi içerisinde çelişiyor. Ve çelişki hala devam ediyor;
Gelgelelim aynı sivri nitelik devrimcilerin kitlelerden yalıtılmasına da yol açabilir. Lenin’in “eğip bükmeye gerek yok, bu tutum vatana ihanettir” yaklaşımının kitleleri cezbetmesini beklemek gerçekçi olmaz. Bu sloganı kitlelere ulaştırabilmek için bir ara formüle ihtiyaç vardır. Bu şekilde bakıldığında, aslında, doğru formüle edilmiş barış sloganı savaşın başlangıcında çok daha işlevseldir, kullanılması gereken bir geçiş sloganıdır. Kitlelerin gözünde savaşın anlamsızlığını teşhir etmeye başlayacağımız sloganlardan biri bu olmalıdır.


Burada ki temel sıkıntının özünü, Lenin ve Bolşeviklerin, tarihsel koşullarından söküp atma da yatmaktadır.
Bu siyaset, kendisini meşrulaştırmak adına burada ki tarihsel koşullarda oynamalar yapıp, kendisine ve kitlesine meşru kılıyor.


-Aynı Siyaset, oportünist dalgaya düşerek kitlelere oynamak gerektiğini söyleyerek, kitlelere yenilgicilik teorisi ile gidilmenin yanlış olduğunu vurgulayarak, aslında kitle partisi olduğunu kendi kendisi teşhir etmektedir. 1914 sürecinde bolşevik parti içerisinde yalpalamalar olduğunu ve bununda yenilgicilik teorisinin hatasından dem vurmakta. Ancak bu parti, çok önemli bir kıstası unutmakta; Bolşevikler, hiçbir koşulda işçi sınıfının tümünü örgütlemek gibi bir kitleciliğe düşmemiş, işçi önderlerini örgütlemeyi ana hedef haline getirmiştir.


-Aynı siyaset, yaptıkları oportünizmi ifade ediyor;
Peki, o halde devrimci yenilgicilik bizim için yalnızca bir süs müdür? Hayır, elbette değil! Öncelikle, sloganın hiçbir şekilde kullanılamaz olduğu da söylenemez. Hükümete tepkinin çok fazla olduğu dönemlerde, bilakis, bu sloganın bir taktik olarak kullanışlılığı da artar. Zaten Lenin devletin yenilgisi değil, hükümetin yenilgisi vurgusu yapmakla da buna dikkat çekiyor diyebiliriz. Diğer yandan, siyaseti soyut doğruları söylemekten ibaret görmeyen devrimci Marksistler olarak, bu sloganın uygun olduğu bağlamları belirlemek esastır. Sorun doğru görüşlerin kitleler tarafından benimsenmesini sağlayacak şekilde formüle etmektir. Savunduğumuz şeyleri, örneğin devleti yıkma fikrini, işçi kitlelere dosdoğru anlatmayıp daha düzgün formüle ediyorsak bu slogan için de durum aynıdır. Zaten siyaset budur.
Devlet ve hükümet bazlı ayrışma yaparak, hükümetin, devlet iktidarının temsilcisi olduğu yani, burjuvazinin temsilcisi olduğu gerçeğinden uzaklaşan merkezci siyaset, Devlet yapısını çözemediğini açık açık itiraf ediyor ve sonra devam ediyor: Kitlelere her şeyin dosdoğru anlatılamayacağını yani diğer bir deyişle, duruma ve yere göre, söylemlerinin değişebileceğini savunan hareket, kitlelere yedeklenerek oportünist olduğunu itiraf ediyor. Oysa zaten oportünizmin çıkış noktası kitlelere yedeklenmektir. Oysa ki burda belirleyici olan, Bolşevik olduğunu iddia eden bir partinin kitlelere sunacağı perspektiftir.


-Bu siyaset, yenilgicilik teorisi üzerinde, kendisini meşrulaştırmak adına böyle bir yol izlemiş;
Aynısı devrimci yenilgicilik için de geçerlidir. Kitlelerin burjuva milliyetçi görüşlerin ağır etkisi altında olduğu ilk gün “ülkemiz yenilsin istiyoruz” sloganıyla onlarla bağ kurmaya alışmak, özünde, bağ kurmayı reddetmek ve daha da önemlisi onları kaderine (burjuvazinin insafına) terk etmektir. Nasıl ki direnişe gittiğimizin ilk günlerinde henüz güvenini kazanamadığımız işçilere sendika bürokrasisi eleştirisi yapmak genellikle sendika yönetimine daha fazla bağlamaya yol açıyorsa, burada da benzer bir durum söz konusu olabilir. İşçinin burjuva önderliğe güveninin en yüksek olduğu dönemden bahsediyoruz. Bu dönemde yenilgicilik görüşünü, bu doğruyu bilhassa doğru cümleler ve doğru araçlarla ulaştırmak zorundayız.
Bu siyasetin temel anlamda göremediği şey şudur; Yenilgicilik teorisi üzerinden kendisini meşrulaştırmak adına, ilk kez görüştüğü işçiye, yenilgicilik teorisi üzerinden gidilmenin yanlış olduğunu vurgulama noktasıdır. Zaten böyle bir söylemle gitmek sol komünist bir tavırdır. Yenilgicilik teorisinin varlığı, günümüz şartlarında, suriyeyle olası bir savaş durumunda geçerlidir. Ancak olaya tanıdığın ilk işçi olarak bakmak kendini meşrulaştırmaktır. Burada aslolan olgu şudur; Kadrolarının ve belli ölçüde senin görüşlerini benimseyen kitlenin, senin siyasetini ne kadar tanıdığı ve senin onu hangi ölçüde geliştirdiğin(marksizmi öğrettiğin) noktasıdır. Ama bu siyaset kendi oportünizmini, meşrulaştırmak adına uç örnekler vererek, merkezci çizgiye düşüyor.
2.Bölüme dair şunu söylemek gerekirse;
1. Bölümde ateşli bir devrimciyi oynayan siyaset, 2. bölüme geldiğinde oportünist çizgiye düşmüştür.


3.Bölüm
3.Bölümde ise, 1. bölümde bahsettiğimiz, eşitsiz-gelişim yasasına yer veriyor bu siyaset, ancak durumu ehven-i şer olarak değerlendirerek, 1. bölümde söylediklerini yalanlıyor;
-Bu çerçevede, emperyalist savaşlarda daha güçlü olan ülkenin yenilmesi bizim genel sınıf çıkarlarımıza daha uygun değil midir? Örneğin Türkiye ile Almanya arasında bir savaş çıkması durumunda Almanya’nın yenilmesi ehven-i şer değil midir? Enternasyonalizm bağlamında değerlendirildiğinde, özelde kendi ülkemizin yenilgisi “bizim” işimize yarayacaktır, ama Almanya’nın yenilmesi tüm dünya işçi sınıfının işine yarayacaktır, zira Türkiye kolsa, Almanya kalptir.
Keza Lenin’in bu mantıkla, yani salt bir propaganda malzemesi olarak değil, ilke olarak koyduğu düşüncesiyle meseleye yaklaştığımızda, o dönemde her ülkenin devrimcilerinin kendi ülkelerinin yenilgisini istemesini değil, güçlü ülkenin ve devrimcilerin esas güçlü olduğu ülkenin yenilgisini istemeleri gerekirdi. Almanya’nın yenilmesi Rusya’nın yenilmesinden daha yararlı olacaksa o zaman mantıken Almanya’nın yenilmesini savunmak gerekirdi. Sonuçta Almanya’da devrimciler daha güçlü, işçi sınıfı daha örgütlü değil mi? Ama bu mantık tam da Kautsky’lerin Birinci Dünya Savaşı sırasında söylediklerinin ters çevrilmiş halidir: “Elbette bizler Almanya’yı savunmuyoruz, işçi sınıfının Almanya’da elde ettiği mevzileri savunuyoruz.”
Bu siyasetin 1. bölümde yazdıklarını hatırlamakta fayda var;
Marksistlerin savaşlara yaklaşımı küçük ülke-büyük ülke ayrımına dayalı olamaz. Sınıfsal bakış açısı nicelikle değil, nitelikle alakalıdır; aslolan kapitalist devletler tarafından yürütülüyor olmasıdır. Ülkelerden birinin diğeri kadar büyük olmaması büyük olmak istemedikleri ya da emperyalist emelleri olmadığı anlamına gelmez. Küçük olması o kapitalist ülkenin emperyalist emellere sahip olduğu, kapitalist bir devlet olduğu ve içeride işçi-emekçileri sömürdüğü, BASKIaltına aldığı gerçeğini değiştirmez. Emperyalizm genel olarak bu çağda kâr amaçlı yürütülen savaşları, çatışmaları, vs. anlatır. Örneğin ABD ile Malta arasındaki bir savaşta Malta’nın emperyalist çıkarlarından bahsetmenin mantığı yoktur, ama o savaşta bile Malta devletini masum ilan edip gözümüz kapalı desteklemeyiz. Emperyalist savaşın tanımı böyle bir şey değildir. Lenin’in ifade ettiği şekliyle,
Ve daha bitmedi, şöyle devam ediyor, bu siyaset;
Küçük olan değerlidir” proletaryanın değil, küçük burjuvazinin bakış açısıdır. Bu şekilde, meselenin özünü kaçırmış ve sınıf perspektifinden çıkmış oluruz.
Burada da anlaşılacağı üzere, bu siyaset kendisini küçük-burjuva örgütü olarak ilan etmiştir!


Sonuç;
1.Bölüm 2. bölümü yalanlarken, 2. Bölüm 1.Bölümü yalanlıyor. 3.Bölümse 1.Bölümü yalanlıyor.
Bu durumun yaşanma nedeni, tarihsel koşulların göz ardı edilip, kendisini meşrulaştırma noktasına girme durumudur. Aynı zamanda böyle bir siyasi yazı, kendi kitlesine ve okuyucularına, biz her şekilde düşünüyoruz. Hangisini kabul ederseniz buyrun gelin çağrısıdır. Ancak temel hata da burada gözükmektedir. Oportünizm bu algıdan ortaya çıkmaktadır.
Diğer açıdan incelediğimizde, tarihsel koşulları hatalı da olsa, ele alan bir siyasetin günümüz koşullarında herhangi bir şey söylememesi ve buna dair teori geliştirememesi kendisinin de ifade ettiği şekilde, taktiksel arka planı görememe algısındandır. Çünkü ne merkezi komitesini, ne kendi kadrosunu ne de kendi kitlesini buna hazırlamıştır. Yani somut anlamda söylersek, bolşevik parti programından uzaklaşmıştır.
Merkezciliğinde genel sıkıntısı tarihsel vurgularda keskin kendinden emin bir leninist model çizip, güncel konularda sağ oportünist bir çizgide yedeklenme durumu içerisine girmesidir.











Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Manşet