28 Ağustos 2015 Cuma

PROLETER DEVRİMCİLİK SÜREKLİ DEVRİMCİLİKTİR! _ Serkan CİBRAN

Proleter devrimciler, ezme ezilme ilişkisinin ortadan kalktığı, eşitlikçi bir özgürlükler dünyası için mücadele ediyorlar. Bu mücadele içinde evrimci dönemler de barındırmakla birlikte, köklerinde saf köktenci ve proleter devrimci bir nitelik taşıyan, proletaryanın iktidarı aldığı sovyet tipinde bir devlet ile ara konağına kavuşan ve buradan komünist bir dünya kuruluncaya kadar devam eden upuzun bir savaşım ve tarihsel dönüşüm dönemini barındırıyor.

Proleter Devrimci bilinç ve irade ise varoluşunun başından sonuna dek köktenci, devrimcidir. Proleter devrimciliğin başlangıç adımı, Engels'in deyimi ile "Varolan herşey yokedilmeyi haketmiştir!" söz kalıbında anlamını bulan, maddi gerçekliğinde bilincinde olarak ona boyun eğmeden, varolan gerçekliğe acımasızca saldırıp , onu değiştirmek için mücadele etmektir.

Proleter devrimcilik yükseliş dönemlerinin fırtınasıyla coşkulanıp, gericilik dönemlerinde liberal tasfiyeciliğe boyun eğip legalist platformlara savrulmamaktır. Proleter devrimcilik tüm zamanların devrimcisi olabilmektir.

Özcesi Proleter devrimcilik Sürekli devrimciliktir!

            ***                                      ***                                      ***

SSCB ve Doğu Avrupa'da yaşayan karşı-devrimci iktidarlar yıkıldığında, burjuvazi yaşanan gelişmelerin başdöndürücülüğünde hızını alamayarak ve kapitalizmin "büyük" zaferinin coşkusuyla, kendi "ideologları" eli ile "sosyalizmin" çöktüğü, kapitalizmin dünyanın mutlak hakimi olarak "Yeni dünya düzeni"ni inşa ettiği, Dünyanın sonu demek olan bir sonsuzluk dönemine girildiğinin propagandasını yapıyorlardı.

Evet, çöken birşeyler vardı mevcut coğrafyalarda; ama bu işçi sınıfının ve tüm ezilenlerin özgürleşmesinin biricik yolu olan sosyalizm değil, onun maskesini giyerek, insanlığı "yüzyılın geceyarısı" na mahkum eden, asalak bir sömürgen tabaka olarak işçi sınıfının sömürüsü üzerinden varlığını devam ettiren bürokrasinin iktidarıydı.

Berlin duvarının yıkılışı ve duvarın altında bırakılan komünizm "düşü", biz proleter devrimcilerin önüne yepyeni görevler yüklüyor: Komünizmin gerçek eşitlikçi bir hareket olarak, maddi bir güç olarak ete kemiğe büründürmek, bilinçlerdeki yanlış sosyalizm algısını paramparça etmek. Bu sorumluluk bilinciyle proleter devrimcilerin mücadelesi tek bir hedefi işaret ediyor: Adımları şaşırmadan Komünizme yürümek...

          ***                                      ***                                     ***

SSCB vb. bürokratik iktidarlar, işçi devleti olmaktan çıkıp, işçi sınıfının üzerinde birer baskı aygıtı olmaya başladığında, Troçki ve az sayıdaki bolşevik kadro, Lenin'in yolundan giderek işçi sınıfının devrimci perspektifini savunmuş; SSCB'de işçi sınıfının devrimci öncüsünün yeniden inşasının mücadelesini vermiş, bu uğurda binlerce kadrosunun fiziki imhasına rağmen bolşevik-leninistler, bu doğrultuda mücadeleden geri adım atmamışlardır. Uluslararası Sol Muhalefet ile başlayan bu mücadele Stalinizmin ideolojik-pratik bütün boyutlarıyla karşı-devrim saflarına geçmesi dolayısıyla 4. Enternasyonal'in inşasıyla yeni bir evreye girmiştir.

Ancak ileri-önder kadrolarının ve en güçlü seksiyonlarının imhası ne yazık ki 4. Enternasyonal'in tarihsel haklılığına rağmen doğuşundaki zayıflığının temelini oluşturdu ve gelecek keskin mücadelelerde 4. Enternasyonal'in öncü-devrimci rolünü oynamasının önündeki en büyük handikapı oluşturdu. 4.Enternasyonal önderliğinde Troçki'nin yalnız kalması, pratik bir mücadele öncülerinin yetiştirilememesi aynı şekilde Enternasyonal'in gelecekteki bunalımlarının da esas zeminini oluşturmaktadır. Nitekim aynı zayıflık bir taktik adım olarak "entrizm"in doğmasına, 2. Paylaşım savaşı sonrasında da Troçki'nin politik tahlillerinin dönemsel karşılığını üretememesi dolayısıyla ve Enternasyonal'in bu tezlerdeki ısrarı dolayısı ile nesnel gerçekliğin teoriye uydurulmaya çalışılması gibi oportünist yönelişlerin doğuşuna yol açmıştır.

İşte bu oportünizm daha sonra kendisini Pabloculuk olarak kavramsallaştıran Stalinizme devrimcilik atfeden ve Bürokratik iktidarları bilimsel bir doğruymuşcasına insanlığın sosyalizme yürüyüşünde bir aşama olarak tarifleyen oportünist akımın doğuşu ve 1953'te buna karşı çıkıp Lenizimin ideolojik-politik hattını savunan Leninist-bolşevik kadroların DEUK(Uluslararası Komite)'u kurma mücadeleleri bizlerin de önümüzü açan rehber edindiğimiz pusulayı oluşturmaktadır.

4. Enternasyonal'in, yani Proleter devrimin Dünya partisinin inşası, bu topraklarda yola çıkan biz komünist devrimcilerin de mütevazi ama ısrarlı adımlarının temel doğrultusunu oluşturmaktadır.

            ***                                      ***                                         ***

İşte Dördüncü Blok, yaşadığımız coğrafyada bu doğrultuda atılmış mütevazi bir adımdır. Yaşadığımız yerellikten seslenmemiz mücadelemizin enternasyonal karakterine gölge düşürmez. Çünkü amacımız ve hedefimiz Komünist bir Dünya kurma mücadelesinin biricik öncüsü olan işçi sınıfının uluslararası devrimci önderliğinin bir parçası-öznesi olarak bulunabilmektir.

Biz istesek de istemesek de adım attığımız yer mücadelemizin merkezi gibi görülecektir. Ama biliyoruz ki mücadelemiz emperyalist sömürü ve egemenliğin bütün ayakları yokedilene komünist bir dünya kurulana kadar devam edecek bir mücadeledir.

Bu doğrultuda İdeolojik-politik platformumuzu Komintern'in ilk 4 kongresini oluşturan bolşevik iradenin devrimci birikiminin ifadesi olan teorik-politik hattı, Komintern'in SSCB'nin yozlaşmasına bağlı olarak fiili tasfiyesine karşı Uluslararası Sol Muhalefet ve 4. Enternasyonal'e kaynaklık eden devrimci marksist birikim oluşturmaktadır.

Bu yürüyüşte;
 Klavuzumuz Devrimci Marksizmdir.
Savaş Örgütümüz Leninist Dünya Partisidir.
Yöntemimiz Proleter Devrimdir.
Devrim Anlayışımız Sürekli Devrimdir.
Hedefimiz Dünya Devrimi
Amacımız Komünist Bir Dünya Kurmaktır!

15 Ağustos 2015 Cumartesi

PTS’in Arjantin Ön Seçimlerindeki Tarihsel Başarısı

// 9 Ağustos günü Arjantin’de Ekim ayında gerçekleşecek devlet başkanlığı seçimleri için ön seçimler düzenlendi. 730.000 kişi Troçkist seçim ittifakı olan ”Solun ve Emekçilerin Cephesi” (FIT) lehinde oy kullandı. FIT solun tek temsilcisi olarak katıldığı seçimlerde yüzde 1,5 barajını aşarak, Ekim ayında gerçekleşecek seçimlere katılmaya hak kazandı. //
9 Ağustos Pazar günü Arjantin genelinde ”Eş zamanlı ve Zorunlu Açık Ön seçimler” (PASO) gerçekleşti. Bu seçimlerde FIT yüzde 3,3 oy alarak, yükselen bir güç olduğunu kanıtladı. FIT içerisinde PTS listesiyle ön seçimlere katılan ve FIT’i Ekim ayında gerçekleşecek olan seçimlerde temsil etme hakkı kazanan Nicolas del Caño, seçim sonrası yaptığı açıklamada; ”Biz 730.000 oy aldık. Bu sonuçları PASO 2011 ile karşılaştırdığımızda 200.000 oyluk bir artış görülmektedir.” diyerek, FIT’in yükselişine işaret etti. ”Zafer için Cephe” (FdV) adayı Daniel Scioli oyların yüzde 38′ini alarak, nihai seçimlerde başkan olmayı büyük ölçüde garantiledi.

FIT’in kuruluşu

Ön şeçimler 2011 yılında antidemokratik bir karşı-reform ile yürürlüğe girdi. Buna göre yüzde 1,5 barajı konularak, yükselişte olan solun etkisinin sınırlandırılması hedeflendi. Sadece ön seçimlerde bu barajı aşan ittifaklar veya partiler asıl seçimlerde yer alabilme hakkına sahip oluyorlar.
Bu baskıcı yasaya bir cevap olarak FIT seçim cephesi olarak kuruldu. FIT Sosyalist İşçi Partisi (PTS), İşçi Partisi (PO) ve Sosyalist Sol (IS) tarafından oluşuyor. Politik temel ise işçi sınıfının bağımsızlığı, üretim araçlarının kamulaştırılması ve sosyalist devrim perspektifinde işçi hükümeti için mücadele.
FIT’in kuruluşunun ardından bileşenler mecliste sahip oldukları koltuklar için rotasyon kararı aldılar. Adayların sıralaması ve mecliste ne kadar süre yer alacakları, bileşenlerin seçim bölgelerindeki gücüne göre düzenlendi.

Gençliğin yükselişi

Lakin FIT içerisindeki güç dengeleri 2011′den itibaren değişmiş durumda. PO ve IS’in önseçimler dolayısıyla getirdikleri öneride PTS’in gücüne rağmen yetersiz bir temsiliyeti söz konusuydu. PTS’in birleşik liste için getirdiği bütün öneriler PO ve IS tarafından geri çevrildi.
Bu sebeple FIT ilk defa 2 liste ile önseçimlere katıldı. PTS’in ”Yenileme ve Takviye” adıyla 1A listesine karşı, PO ve PTS ”Birlik” adıyla 2U listesine sahipti. Her iki listenin de oyları yüzde 1,5 barajını aşmak amacıyla toplanacağı için, egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda solun içerisinde bir bölünme tehlikesi bulunmuyordu. Bilakis seçimler her ne kadar sınırlı bir düzeyde de olsa, FIT’in bileşenlerinin Arjantin’deki sektörlerin üzerindeki etkisinin bir ölçeği olma anlamına sahipti.
PTS’in 1A listesi bütün öngörülere karşı 20 bin oy fark atarak FIT içerisindeki ön seçimleri kazandı. PTS’in 1A listesi devlet başkan adayı Nicolás del Caño ve devlet başkanı yardımcısı adayı Myriam Bregman öncülüğünde çoğunluğu kadınlardan ve gençliğin temsilcilerinden oluşuyor.
35 yaşındaki Del Caño Arjantin’in en genç devlet başkanı adayı konumunda. Bu ayrıca işçi sınıfının yükselen ve mücadeleci neslinin bir dışa vurumu.
Del Caño’nun memleketi Mendoza’da PTS’in FIT içerisindeki oyu yüzde 91′e çıktı. Bu daha önceki seçimlerde yüzde 50 civarındaydı. Ayrıca Cordoba’da yüzde 25′ten yüzde 42′ye çıkardı oylarını PTS. Bir çok eyalette de bu tip artışlar yaşandı.
Bu sonuçlar ve 1A listesinin zaferi PTS’in işçi hareketi, gençlik ve kadın hareketi içerisindeki etkisini genişlettiğini gösteriyor.

PTS nasıl zafere ulaştı?

”Yenileme” PTS için sadece yeni politik figürler oluşturmak anlamına gelmiyor. Bilakis FIT’i işçilerin, kadınların ve gençliğin gücü ile güçlendirmeyi hedefliyor.
PTS listesinin kazanmasındaki esas sebeplerden birisi listede yer alan 1800′ü aşkın işçidir. Bunların çoğu en gündemde olan, örneğin otomotiv sektörüne bağlı çok uluslu LEAR’daki kahramanca mücadelede ve şu anlarda ”MadyGraf” adını taşıyan ve işçi sınıfının kontrolü altında üretim yapan Donnelley maatbasındaki kazanımla sona eren mücadelede başrol oynadılar.
Bunun yanısıra del Caño mecliste işçilerin ve ezilenlerin hakları için yoğun bir mücadele gösterdi.
Myriam Bregman ise insan hakları avukatı olarak Arjantin askeri diktatörlüğünün suçlularına karşı yürütülen davalarda belirleyici rol oynamaktadır.
PTS vekilleri devletin baskısına karşı işçilerle omuz omuza ön safta mücadele ediyor.

Devrimci partinin inşaası

Nicolás del Caño ülke genelinde önemli bir politik aktör konumuna sahip. Lakin bu amaç değildir, sadece sınıf mücadelesi için kullanılacak bir vitrindir. Del Caño’nun kendisi yaptığı açıklamalarda PTS’in bireysel figürler oluşturma peşinde olmadığını, bilakis işçi sınıfının ve gençliğin içinde devrimci parti kurma amacında olduğunu belirtiyor. Böylelikle Arjantin’deki politik gündemi etkileyecek ve devrimci işçi hükümeti için mücadele etmeyi istiyorlar.
PTS’in mücadelesi vekil çıkarmaya odaklanmış konumda değildir. PTS’e göre esas güç işçilerin ve kitlelerin aktif örgütlenmesinde ve seferberliğinde bulunmaktadır. Bu güç kendisini sadece işçi merkezlerinden oluşan örgütlenme ile gösterecektir. Eğer milletvekilleri çıkaracaklarsa da, esas amaca hizmet etmesi gerekmektedir.
Halen Yunanistan’da ki Syriza ve İspanya’da ki Podemos dünya çapında solu etkiliyor. Syriza’nın Troyka’ya karşı kapitülasyonu ve Podemos’un egemen rejime olan yaslanması ise göz ardı ediliyor. FIT’in ve özellikle PTS’in gelişimi, işçi sınıfında kökleri bulunan anti-kapitalist devrimci bir programın devasa bir potansiyele sahip olduğunu gösteriyor.

Ekim’deki seçimler

Ekim ayında gerçekleşecek devlet başkanlığı seçimlerinde FIT ileriye doğru attığı adımları sürdürme amacında. Bu amaçla PTS 2U listesinden yoldaşlar ile beraber ortak bir kampanya için tartışmak istiyor.
Bunun yanısıra yüzde 1,5 barajını aşamayan sol güçlere, FIT’in kampanyasını destekleme yönünde çağrı yapılacak. Her ne kadar FIT bu güçler ile ortak bir vizyona sahip olmasa bile, bu güçlerin seçimlere katılma hakkının ellerinden alınmasını tasvip etmiyor.
Bu partilerin seçmenlerini FIT Ekim ayındaki seçimlerde kapitalistlere güçlü bir cevap verebilmek için kendisini destekleme çağrısı yapıyor. Çünkü Ekim ayındaki seçimlerde milyonlara seslenen işçi sınıfının alternatifi yer alacak.


Bu yazı Devrimci Enternasyonalist örgüt tarafindan yazılmış ve www.klassegegenklasse.org da yayınlanmıştır.

3 Ağustos 2015 Pazartesi

Buçukluk Hükümet'in İç Savaş Oyunları ve Devrimci Görevler - SERKAN CİBRAN

                        Buçukluk Hükümetin İç Savaş Oyunları ve Devrimci Görevler

Kobane'ye uzanan bir yardım köprüsü olarak, orada yaşayan çocukların mevcut savaştaki  yaralarını bir nebze olsun sarmak için SGDF'nin çağrısı ile 300 sosyalist genç topladıkları oyuncaklar, kitaplar ve Kobane'ye ekmek için fidanlarla İstanbul ve Türkiye'nin diğer illerinden yola çıkmış. Kobane'ye geçmeleri mümkün olmamış ve bu yüzden aslolarak bu insanlık dışı uygulamayı protesto etmek için yaptıkları basın açıklamasını sırasında İŞİD'e atfedilen ve bizce İŞİD'in doğrudan planlayıcısı olmadığı, aslolarak doğrudan devletin planlayıp, uygulayıcısı olduğu bir "canlı bomba" saldırısı sonucunda 32 gencecik yürek parçalanan bedenleriyle birlikte katledilmiştir. Yüzlerce can ise çeşitli şekillerde yaralanmıştır. Kobane'de savaşın yaralarını sarmak için yola çıkan gencecik canlarımız Suriye'de ve yaşadığımız topraklardaki haksız savaşların esas faili olan devlet tarafından katledildiler.
Yaşanan gelişmeler de anında faili açıklayan Akp Hükümeti (İŞİD), belirtilen faile karşı somut bir karşılık vermek yerine yaşanan kaotik ortamı aslolarak halkın ilerici güçlerine ve Kürdistan Özgürlük Hareketi'ne karşı bir saldırının gerekçesi saydı.

Bizce yaşanan gelişmelerde şaşırtıcı bir durum bulunmamaktadır.. Çünkü T.C egemenleri özellikle Gezi ve sonrasında 6-8 Ekim Kobane İsyanları dolayımıyla, iç güvenlik paketleriyle birlikte içeride baskıcı-faşizan bir yönelime girmiş ve bunun dışında da kaçınılmaz biçimde AKP ve Erdoğan'da cisimleşen sivil bir Bonapartizmin inşası için engeller ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.

Özellikle Erdoğan'ın şahsında şekillenen Bonapartist-Diktatörlük yönelimin toplum nezdinde yarattığı etki ilk kendisini Gezi İsyanında dışa vurmuştu. Yükselişinin görkemine karşın Gezi İsyanı aynı şekilde devrimci talepleri programlaştırabilen devrimci bir önderlik, hatta devrimci talepleri tok bir tutumla dile getirebilecek devrimci bir cepheleşmenin eksikliği dolayımı ile liberal ve orta sınıf temsilcilerinin elinde püskürtülmüş, düzen içi bir hareket olarak ölüme, ölmese bile bitkisel yaşama terk edilmiştir.

Mevcut yükseliş süreci AKP'nin programında kısa bir es vermesine yol açmakla birlikte, AKP iktidarı programını uygulamaktan geri durmamıştır.
17-25 Aralık ve Tır Olayları ile Uluslararası Burjuva Hukuku üzerinde AKP'nin yaldızlarını sökmüş Arap Baharının dalgasını kullanıp "Bölgesel Güç" olma hayalleri ise Mursi'nin çöküşüyle tuzla buz olmuş, kaybolan itibar Suriye İç Savaşı'na daha hırslı ve aslında daha ellerine yüzlerine bulaştırdıkları bir sürece girmelerini sağlamıştı.

Kürt halkının 6-7 Ekim'de Kobane dolayımıyla gelişen haklı ve tarihsel Serhıldan'ı ise aslolarak AKP iktidarını sarsmış, titretmiş ve bu anlamda sokaktaki polis-devlet terörünün elini kolaylaştıran iç güvenlik paketleri devletin yeni bir konseptle yeniden inşa edilmeye çalışıldığını göstermiştir.
Egemenler elbette mevcut süreçleri inşa ederlerken politik ustalıklarını kullanıp, havuç-sopa politikalarından geri durmamış, bu doğrultuda devrimci öncüller sürekli bir şiddet ve baskı  sarmalında imha ve sindirmeye mazur bırakılırken, liberal-tasfiyeci önderlikler ise devlet ve burjuvazi tarafından sürekli pohpohlanıp parlatılmaktan geri durmamıştır.

Bu anlamı ile Gezi'nin liberal ve tasfiyeci bir yorumu olarak HDP projesi ortaya çıkmış, burjuvazinin sözcüleri tarafından da övgülere mazhar olmuşlardır.
Dolmabahçe Protokolü gibi gelişmelerde aslında burjuvazinin hakim kesimlerinin Kürt sorununa dönük "burjuva" çözümünün bir pratiği olarak ortaya çıkmış, ancak bir Bonapartist olarak Erdoğan bu çözümde kendi siyasal sonunu gördüğü için uygulanamadan rafa kaldırılmıştır.

Buradan bakıldığında aslında eksiklik karşımıza çıkmaktadır. Gezi'nin liberal-tasfiyeci yorumlarına karşı Gezi'nin, 6-8 Ekim Serhıldanının ve Suruçtaki genç sosyalistlerin düşlerinin sözcüsü olabilecek devrimci bir kitle partisinin özellikle de Kürt Özgürlük Hareketi tarafından inşası...
Mevcut süreç 7 Haziran seçimlerine doğru aslında bütün bu gerilimli ve gel-gitli pratik ile şekillenmiş oldu. Aslında 7 Haziran'a gidilen süreçte, AKP iktidarının temel yönelimini belirleyen şey Erdoğan için yaratılmaya çalışılan başkanlık histerisi ve bu anlamı ile aslında Türkiyede ki bütün ilerici güçlerin HDP arkasında bloklaşan AKP'yi özellikle temsili demokrasi üzerinden beslenen %10 barajı gibi politikalarını boşa çıkarmaya dönük en başarılı yönelimidir.                                                                        
Özellikle seçim sürecinde HDP'ye karşı AKP'nin ve dolayımıyla Devlet'in tavrı aslında inkar ve imha politikalarının bir devamı olmuş. Yüzlerce saldırı ve 10'a yakın insanın katledilmesi, keyfi engellemeler, faşist çetelerin saldırıları, patlatılan bombalar, Kobane'de engellenmeye çalışılmış, buna rağmen bir "radikal demokrasi" projesi olmasına karşın, Kürt Özgürlük Hareketi dolayımıyla komünist devrimcilerinde pratik de dahil olmak üzere tereddütsüz desteği ile %13.1 gibi aslında ciddi bir yükselişle HDP parlamentoda yer almıştır. Ancak bizce özellikle seçim süreçlerindeki saldırılarla esas hedeflenen HDP şahsında ve merkezinde somutlanan liberal-tasfiyeci blok değil Kürt Halkı'nın devrimci dinamikleri olmuştur.

Ve seçim sonuçları AKP için sonun başlangıcına işaret etmekteydi, eğer Burjuvazi'nin sözcüsü olan partiler, birleşik bir tutumun pratiğini örebilseydiler, tam da seçim sonrası hükümet kurma çalışmalarının başladığı dönemde ve erken seçim olur mu olmaz mı tartışmaları yaşanırken AKP'nin tutumu meydana geldi. Suruç Katliamı ile bu fırsatı yaratan AKP egemenleri Kürt halkına ve devrimci-sosyalist güçlere dönük kapsamlı bir saldırıya başlamış bulundular.
Liberal-tasfiyeci baylarımıza bakarsanız yaşanan süreç bir seçim yatırımı. Oysa gerçeklik tam tersine süreklileşen bir yeni dönem ve konsepti işaret etmekte. 90'lı yılların düşük yoğunluklu savaşı bir iç savaş ruhuyla inşa edilmekte.

Üstelik hükümet atma niteliğinin bile geçici olduğu, parlamenter olmayanlardan oluşan bir hükümetin savaş ilanının traji-komikliğini bu pek "demokrat" baylarımız bir düşünsün.
Yaşanan bir iç savaş hazırlığıdır ve hazırlıklar da, mücadele biçimleri de buna göre yapılmalıdır.

İÇ SAVAŞ MANZARALARINDA DEVRİMCİ YENİLGİCİLİĞİ DÜŞÜNMEK

T.C'nin yöntemlerinde şaşırtıcı bir şey yok. Ancak mesela "devrim ve sosyalizm" ya da "Özgür Kürdistan" iddiasında olanların tutumunda saklı.

Her devrimin temel sorunu iktidar sorunudur. Bu anlamıyla her devrimci özne esasen hedefleri ve bu hedeflere doğru kastettiği yolun doğruluğu ya da yanlışlığı üzerinden politikalarını değerlendirmek zorundadır.

Karşımızda bir iç savaş hamlesi var ve "burjuvazi bizi kavgaya davet ediyor." Bu daveti elimizin üstüyle tersiyle itmemiz- yok olacağımızı bile bile - aslında teslim olmak demektir. Bu anlamı ile ayakları yere basmayan kaba barışçıl söylemlerin temelini bu teşkil etmektedir. Paylaşım mücadelesinin bir aktörü olan T.C iktidarının yıkılması ve yerine eşitlikçi bir proleter iktidar için savaşmak, Kürdistan'ın tam özgürlüğü için savaşmak, Ortadoğu'ya sosyalist federasyonu için savaşmak; Komüninst devrimciler bunları bayraklaştıracak, bunlar için mücadele edeceklerdir.

Ancak esasen bu savaşın esas öznesi, proleter devrimci bir önderlik yani devrimci Bolşevik bir parti olmadığı için, Kürt halkı ve Kürt Özgürlük Hareketidir. Bu anlamıyla bizlerin dile getirdiği devrimci görevler başkalarına ihsan edeceğimiz akıl vermeden olmamalıdır elbet. Öbür taraftan mevcut konjöktür ve güçler ilişkisi üzerinden değerlendirdiğimizde, hedeflerine varma ve uygulama kapasitesi ve örgütlülüğü anlamında Kürt Özgürlük Hareketi bu güç ve olgunlukta bir harekettir. 6-8 Ekim Serhıldanı, Rojava Direnişi tam da bu adımların pratikte karşımıza çıkan tezahürleri olmuştur.
Tarihsel tecrübeler göstermiştir ki belirli tarihsel dönemeçlerde, esas görev ve hedeflerin doğrultusunda pratik adım atmakta ayak dirediğinizde, tarihsel hatalar bizim fiziksel ve politik imhamızı da beraberinde getirmektedir.

Devrimci hareketin durumu ortadadır. Gezi İsyanı döneminde de gördüğümüz gibi, sokakta militan mücadelenin öznesi olanlar, harekete önderlik edebilecek politik esneklik ve bloklaşma ruhundan uzak kalmışlardır.

Yaşanan gelişmeler eski örgüt ve mücadele biçimleriyle devam edilemeyeceğini apaçık göstermiş, bu anlamıyla öz savunma ve bulunulan alanlarda pratik ihtiyaçları karşılayacak ortak kolektif komite ya da konseyler zorunlu bir hal almıştır.

Bırakalım sol tasfiyeciler ve liberaller kaba barış çığlıklarıyla aslında yitirdiğimiz canlarımızın mezarlarının üzerine basmaya yeltensinler, bizler onların düşledikleri için gerçekten mücadele etmeye devam edelim ki yitirdiklerimizin savundukları düşleri gerçek kılalım.

Bu doğrultuda;

1-Askerler, kardeşlerinize ve halka kurşun sıkmayın; Askeri komiteler kurun. Komutanlarınızın emrine itaat etmeyin, Özgürlük ve Eşitlik için kardeşlerinizin yanında savaşın. Bu savaş sizin savaşınız değildir. Esas savaşınız sizlerin canları üzerinden karına kar katan sermaye diktatörlüğüne karşı olmalıdır

2-İşçiler savaşın pahalıya patlayacağını burjuvaziye gösterin. Genel grevle savaşı karşılayın. Fabrika komitelerinde birleşin. Burjuvazinin Savaşı sizlerin katli, açlık ve yoksulluk demektir.

Savaşa Karşı Sınıf Savaşı!

Kapitalizm Yıkılmadan Dünyaya Barış Gelmeyecek!

Özgürlük Savaş İşçilerle Gelecek!

                                                                                                      SERKAN CİBRAN

1 Ağustos 2015 Cumartesi

Emrah Serbes; Popüler Kültür'ün Sınırları ve Sanat Perspektifleri. - Harun Yoldaş

Emrah Serbes; Popüler Kültür'ün Sınırları ve Sanat Perspektifleri

Emrah Serbes ve Popüler Kültür'ün Sınırları

Behzat Ç. dizisiyle Türkiye'nin tanıdığı bir yazar haline geldi Emrah Serbes. Erken Kaybedenler vb. kitaplarıyla da küçük-burjuva hazları taşıyan insanların ilgisini etrafında toparlamayı başardı. Ve ülkede en çok okunan kişilerin başında geldi.
Gezi süreciyle birlikte  politika üzerinde durmaya, iktidar karşıtı bir mevzi de durmaya başladı. Ve Sol'a bir kayış yaşadı. Aynı şey Mehmet Ali Alabora'nın da başına geldiği gibi.
"Deli Duman" kitabıyla Gezi sürecini aktardı, ve en iyi kitap ödülünü aldı.
2015 1 Mayıs'ında da Beşiktaş'ta direnenler arasındaydı.

Buraya kadar incelediğimiz de Emrah Serbes'in Sola doğru kayışı, ve kitlelerin onu doğrudan sola çektiği gerçeği değişmez bir özellik taşımakta. Ancak ne gariptir ki Suruç Katliamın'dan sonra Emrah Serbes, "Yazarlığı bıraktım. Her gün çocukların öldürüldüğü bu ülkede ne yazabilirim. İki sene sadece boksla ilgileneceğim." sözleriyle gündeme tekrardan oturdu.
Burada Emrah Serbes'in ne yapmak istediğini ya da nerede durduğunu anlamaktan ziyade, küçük-burjuva sanatçılarının sınırlarını incelemekte fayda var.

Küçük-burjuva sanatçılarının ortak özelliklerinden birisi de, toplumsal ve daha çok liberal çizgi de duran durumlarda ortaya çıkıp, süreç gerektiğinde, kendisini muhafaza etmeyi bilmesinden gelmektedir.  Emrah Serbes'e geri dönecek olursak onun da aynı çizgide kalıp muhalifliğinin sınırlarını görmüş olduk. Suruç Katliamı sonrasında ortaya çıkan, "İç Savaş," durumu ve "Kürt Sorununun" artık Devlet bazında bitirildiği bir dönemde Emrah Serbes, "2 yıl yokum,"diyor. Burada görmekte olacağımız şey sınıf perspektifine sahip olmayan, kendi özünde marksist-devrimci bir ideoloji sahip olamayan bir yazarın, küçük-burjuva algısının toplumsal sınırlarını görmek olacaktır.
Oysa Emrah Serbes, "Üst Katta ki Terörist" oyunuyla epey gündeme gelmiş, ulusalcıları dahi etkilemeye başarmıştı. Oysa ki kendi öz hayatında bunun sınırlarını da korumayı bildi  ve geri adım attı.
Popüler Kültür sanatçıları kimi zaman "Deli Duman" kitabı  gibi toplumsal bir takım şeylere itebilirken kimi zaman da uzaklaştırır. Burada Popüler Kültür'ün sınıftan kaçışı ve devrimci bir durumla karşı karşıya kalan bir sanatçının kendi iç çelişkilerini görmekteyiz.
Popüler Kültür, doğrudan küçük-burjuva ideolojisine dayandığı gibi, o kitleleri de kendi etrafında toplamayı bilir. Küçük-burjuva çizgisinin tutumu, işler ciddiye bindiğinde kendisini muhafaza etmeyi bilmesinden gelir.
Emrah Serbes yaptığı muhafazakarlıkla birlikte, aslında küçük burjuva ideolojisinin sınırlarını ve aynı zamanda popüler kültürün sınırlarını gösterirken, bir sanatçının hangi sınıfın sanatçısı olduğu gibi ayrımları da net bir şekilde göstermiş oldu.

Sanat'ın ya da sanatçının hangi sınıfa ait olduğu sorusunu ise "Sanat Perspektifleri" başlığı altında inceleyeceğiz.

Sanat Perspektifleri

Tarihsel ve gündelik sorunların tümünde olduğu gibi sanatta, sınıf ilişkileriyle doğrudan bağlantılıdır.
Metafizik olarak, ahlak, etik, değer vs. gibi kavramlar nasıl ki egemenlerin istediği şekilde topluma lanse ediliyorsa, sanat ve sanatçı da hemen hemen aynı pozisyonda yer almaktadır.
Ancak kimi zaman devrimci sanatçılarında olduğunu söylemek gerekir. Bu durumu incelediğimizde sanatçıların, sınıf mücadelesinin arttığı ve devrimci bir duruma girilen süreçlerde büyük bir bölümünün o kitle içerisinde yer aldığını, kimi zamanda politik önderlik ve barikatların önlerinde direndiklerini bilmekteyiz.

Sanat perspektifi aslında, iki ana başlığa ayrılmaktadır;
1."Sanat, sanat içindir."
2."Sanat, toplum içindir."

1. Başlığı öncelikle inceleyelim;
"Sanat, sanat içindir" diyenlerin tümü şekilciliğe kaymışlardır. Ve güzellik, estetik ölçütünü ana merkez haline getirmişlerdir. Özellikle bu algı Romantizm akımıyla birlikte epey bir sükse yapmıştır.
Burjuvazi ve dönemin iktidarı "Sanat, sanat içindir" algısıyla hareket eden eleştirmen ve sanatçıları tarihten günümüze kadar aldığımız süreç boyunca desteklemişlerdir. Egemenlerin herhangi bir şeyine karışmayan, herhangi bir sınıf mücadelesi içerisinde yer almayan bu "şekilciler." burjuvazi ve taraftarlarının beğenisini her zaman kazanmıştır.

2."Sanat, toplum içindir" diyenler ise ikiye ayrılmaktadır;

A. Toplum içinde kendilerini var ederler, ve topluma dair bir şey söylerler ancak durdukları nokta o dönemin iktidarının veyahutta destek aldıkları burjuva ideolojisinin egemenliği altında kalmıştır. Ve bu sanatçıları genellikle dönemin egemen gücü, kitle iletişim araçlarıyla birlikte pohpohlamış ve toplumun bir bölümünü bu sanatçılar üzerinden kendisine çekmek istemişlerdir.

B.Toplum içinde olan, ve dönemin "ilerici, devrimci" sanatçıların da olduğunu söylemekteyiz. Kimi zaman sınıf mücadelesi içerisinde yer alıp oralarda argüman geliştirmiş, kimi zaman da tarihsel konularla veyahutta hayalgücü ile kendisi bir takım olayları yaratıp, sınıf perspektifi içerisinden bir hikaye yaratmıştır. Sınıf mücadelelerinin çetinleştiği, sınıfsal çelişkilerin arttığı ve devrimci bir durumun ortaya çıktığı dönemlerde bu sanatçılar çoğalmaya, ve ideolojik olarak gelişmeye başlarlar.
 80 öncesi sınıf perspektifine sahip sanatçılarımızın çıkma nedeni de toplumsal olguların bir ürünüdür.

Sınıf mücadelesinin gelişmediği, devrimci bir durumun çıkmadığı dönemlerde sanatçılar, genellikle ya burjuva ideolojisi altında kalır ya da küçük-burjuva ideolojisi içerisinde kendilerini eritip, kendilerine pazar bulurlar. Emrah Serbes'de bu küçük-burjuva ideolojisine sahip yazarlardan biridir.
Küçük-burjuva yazarlar genellikle, kişisel haz ve acı üzerinden kendilerini var edip, belli bir melankoli üzerinden yazmaya devam ederler. Bu aynı zamanda çevresel, küçük-burjuva çıkışları olan bir kitleyi kazanmaya yarar, aynı zamanda zavallı küçük-burjuva insanının o yalnızlık hissiyatını giderme aracı görür. 

Devrimci bir durumun netleşmediği dönemlerde de elbette ki devrimci sanatçılar yetişebilir, ve kendilerine Marksist sanatçı da diyebilirler. Ve onların varlığı, sınıf mücadelesinin çetinleşmediği dönemlerde ki mücadeleleri sınıf mücadelesinin çetinleştiği dönemde ki sanatçılardan bin kat daha değerlidir.

Çünkü şartlar ne olursa olsun. Burjuva ve küçük-burjuva sanatçılarının bir çoğu, kimi zaman kariyer yapmak için, kimi zaman da kendi vicdanını rahatlatmak için sınıf mücadelesinin çetinleştiği dönemlerde sınıf mücadelesini içerisinde yer almak isteyeceklerdir. Ancak aslolan ve bir Proleter Sanatçıya yakışan, devrimci bir durumun olmadığı zamanlarda dahi, devrim adına sanat emeğini konuşturması ve  bunu her alanda disiplinli bir şekilde kullanmasıdır.


                                                                                                          HARUN YOLDAŞ



                                                                                                                                     







25 Temmuz 2015 Cumartesi

Lenin ve emperyalist savaş- Lev Trotskiy

Dördüncü Enternasyonal’in editörlerinin 1939 tarihli önsözünden

Gezegenimiz, Lenin’in ölümünün 18. yıl dönümünde (Lenin 21 Ocak 1924’te öldü) ikinci Dünya Savaşının girdabına kapılmış durumda.
Lenin, birinci dünya kıyımının ortasında, bu ikinci kıyımın yaşanacağını öngörmüştü. Bunun da ötesinde, emperyalizm ayakta kaldığı sürece dünya ölçeğinde çatışmaların kesinlikle devam edeceğini öngörmüştü. Emperyalizmin bugün yaşanmakta olan bu savaştan da canlı çıkması durumunda, bunu bir üçüncüsü ve bir dördüncüsü izleyecektir...
Lenin, ona emperyalizmin sürmekte olan egemenliği altında olayların akışını öngörmesini sağlayan aynı bilimsel yöntem aracılığıyla, gerçekçi bir mücadele programına - topluma bu açmazdan kurtulabilmesi için bir çıkış yolu sunan tek programa - ulaştı.
Lenin, olgunluk dönemine Birinci Dünya Savaşı sırasında ulaştı. Onun emperyalist savaşlara yönelik tahlili ve bu tahlilden çıkardığı sonuçlar Marksizmin en büyük kazanımları arasında yer almaktadır. Rus kitlelerin 1917 Ekiminde elde ettikleri zafere giden yolu açan, emperyalizme karşı Leninist programdı. Ve bu zafer hemen sonrasında birinci emperyalist dünya savaşının sona ermesiyle sonuçlandı.
Bugün Lenin’inkinden başka hiçbir program insanlığa kurtuluş yolu sunmuyor.
1942 yılına, 1914-1918 savaşından çıkarılmış olan Leninist sonuçların Trotskiy tarafından yapılmış bu parlak özetini yayınlamaktan daha uygun düşen bir şey düşünemiyoruz. Bu metin Lev Trotskiy tarafından 1939 yılının başlarında kaleme alındı. İngilizce olarak ilk kez yayınlanıyor -Editörler (Dördüncü Enternasyonal, 1939)
*************************

Lenin ve emperyalist savaş

Lev Trotskiy
Lenin, 1916’da şöyle yazmıştı, "Ezilen sınıflar arasında sevilen devrimci önderler öldükten sonra, düşmanlarının, ezilen sınıfları aldatmak için, onların adlarını üstlenmeye çalışmaları tarihte her zaman görülen bir durumdur." Tarih bu süreci hiç kimseye, Lenin’in kendisine karşı olduğu kadar acımasız bir biçimde gerçekleştirmedi. Kremlin’in bugünkü resmi öğretisi ve Komintern’in emperyalizm ve savaş sorunu üzerine politikaları, Lenin’in varmış olduğu ve partiyi 1914’ten 1918’e kadar geçen süre içinde taşıyıp getirdiği tüm sonuçları ayaklar altına almaktadır.
1914 yılının Ağustosunda savaşın patlak vermesiyle birlikte ortaya çıkan ilk soru şuydu: Emperyalist ülkelerin sosyalistleri "anavatanın savunulmasını" üstlenmeli miydiler? Konu birey olarak sosyalistlerin askerlik yükümlülüklerini yerine getirip getirmeyecekleriyle ilgili değildi -bu konuda başka seçenek yoktu; firar devrimci bir politika değildir. Sorun şuydu: Sosyalist partiler savaşı siyasi olarak desteklemeli miydiler? Savaş bütçesine oy vermeli miydiler? Hükümete karşı mücadeleyi bırakmalı ve "anavatanı savunmak" için ajitasyon yürütmeli miydiler? Lenin bu sorulara cevabı şu oldu: Hayır! Parti böyle yapmamalıydı, bunu yapmaya hakkı yoktu. Bir savaş söz konusu olduğu için değil, fakat bu gerici bir savaş olduğu için, köle sahipleri arasında, dünyanın yeniden paylaşılması için yapılan bir it dalaşı olduğu için.
Avrupa kıtası üzerinde ulus devletlerin oluşumu, yaklaşık olarak Büyük Fransız Devrimi ile başlayan ve 1870-71 Fransa-Prusya Savaşı ile sona eren bütün bir dönemi kaplamıştır. Bu dramatik on yıllar boyunca savaşlar ağırlıklı olarak ulusal bir karaktere sahiptiler. Savaşlar, bu dönem boyunca son derece ilerici bir tarihsel karaktere sahip olan üretici güçlerin ve kültürün gelişimi için zorunlu olan ulus devletlerin kurulması ya da savunulması için yürütülüyordu. Devrimciler yalnızca ulusal savaşları siyasi olarak destekleme hakkına sahip değildiler; bunu yapmakla yükümlüydüler.
Avrupa kapitalizmi 1871 ile 1914 yılları arasında yalnızca kendisini ulusal devletler temeli üzerinde geliştirmekle kalmadı, tekelci ya da emperyalist kapitalizme dönüşerek kendi ömrünü de uzattı. "Emperyalizm, kapitalizmin tüm gücünü tükettikten sonra, çöküşe geçtiği aşamadır." Bu çöküşün nedeni üretici güçlerin gerek özel mülkiyet çerçevesinde, gerekse de ulus devletin sınırları tarafından elinin kolunun bağlanmış olmasında yatmaktadır. Emperyalizm dünyayı bölmeye ve yeniden bölmeye çabalamaktadır. Bu noktada ulusal savaşların yerini emperyalist savaşlar alır. Bunlar tepeden tırnağa gerici bir karaktere sahiptir ve tekelci sermayenin içinde bulunduğu çıkmazın, durgunluğum ve çürümenin bir ifadesidir.
Emperyalizmin gerici doğası
Bununla birlikte dünya halen çok heterojen bir yapıya sahip olmayı sürdürüyor. Gelişmiş ülkelerin baskıcı emperyalizmi, ancak gezegenimiz üzerinde diğer geri kalmış ülkeler, ezilen uluslar, sömürge ve yarı-sömürge ülkeler bulunduğu sürece var olabilir. Ezilen halkların ulusal birlik ve ulusal bağımsızlık için verdikleri mücadeleler, bir taraftan o ulusların kendi gelişimleri için daha elverişli koşulları hazırlarken, diğer yandan emperyalizme darbe vurdukları için iki kat daha ilericidir. Sosyalistlerin, çağdaş, emperyalist, demokratik bir cumhuriyetle, sömürge bir ülkedeki geri, barbar bir monarşi arasındaki mücadelede, monarşisine rağmen tümüyle ezilen ülkenin tarafında ve "demokrasi"sine rağmen ezen ülkenin karşısında olmalarının nedeni tam da budur.
Emperyalizm kendi özgül amaçlarını -sömürgeler, pazarlar, hammadde kaynakları, nüfuz alanları ele geçirmek- "saldırganlara karşı barışı korumak", "anavatanın savunulması", "demokrasiyi savunmak" vb. türünden fikirlerle kamufle eder. Bu fikirler baştan aşağıya yanlıştır. Her sosyalistin görevi, bunları savunmak değil bilâkis halkın önünde maskesini düşürmektir. Lenin 1915 yılının Mart ayında, "İlk askeri saldırıyı hangi grubun yaptığının veya savaşı ilk kimin ilân ettiğinin sosyalistlerin taktiklerinin belirlenmesinde hiçbir önemi yoktur," diye yazıyordu. "Anavatanın savunulması, düşman istilâsını geri püskürtmek, bir savunma savaşı yürütmek gibi ifadeler, her iki tarafta da tamamen insanları kandırmaya yöneliktir." "On yıllarca" diye açıklıyordu Lenin, "üç haydut (İngiltere, Rusya ve Fransa’nın burjuvazileri ve hükümetleri) Almanya’yı yağmalamak için silahlandılar. Üç haydut daha ısmarladıkları yeni bıçakları ele geçiremeden, iki haydudun (Almanya ve Avusturya-Macaristan) bir saldırı başlatması şaşırtıcı bir durum mudur?"
Savaşın nesnel tarihsel anlamı proletarya için belirleyici öneme sahiptir: savaşı hangi sınıflar yürütüyor? Ve bunu ne amaçla yapıyorlar? Belirleyici olan budur, düşmanın daima halka başarılı bir şekilde saldırgan olarak resmedilebildiği diplomasi kurnazlığı değil. Emperyalistler tarafından demokrasi ve kültür sloganlarına yapılan göndermeler de aynı derecede yalandır. "... Alman burjuvazisi... işçi sınıfını ve emekçi kitleleri, savaşın... özgürlük ve uygarlık için ve Çarlık tarafından ezilen halkları özgürleştirmek için yürütüldüğüne ant içerek aldatmaktadır. İngiliz ve Fransız burjuvazileri... işçi sınıfı ve emekçi kitleleri, savaşın... Alman militarizmine ve despotizmine karşı yürütüldüğüne ant içerek aldatmaktadır." Şu ya da bu türden bir siyasi üstyapı, emperyalizmin gerici ekonomik temelini değiştiremez. Aksine, üstyapıyı kendine tâbi kılan bu temeldir. "Günümüzde... hâlâ ilerici bir burjuvazi veya ilerici bir burjuva hareket düşünmek aptalcadır. Burjuva demokrasileri bütünüyle... gericileşmiştir." Emperyalist "demokrasi"ye ilişkin bu değerlendirme, tüm Leninist anlayışın temel taşını oluşturur.
Emperyalist kamplar tarafından yürütülen savaş, anavatan savunması ya da demokrasi için değil, dünyanın yeniden paylaşımı ve sömürgeci köleleştirme için yapıldığından, sosyalist bir insanın bir haydut kampı diğerine tercih etme hakkı yoktur. "Uluslararası proletarya açısından, savaşan iki ulusal gruptan hangisinin yenilgisinin sosyalizm için daha az zararlı olacağını belirlemeye" çabalamak tamamen boşunadır. Lenin, 1914 yılının Eylül ayının daha ilk günlerinde, emperyalist ülkelerin her biri ve tüm gruplaşmalar için savaşın içeriğini şu şekilde nitelendirmişti: "Pazarlar için ve yabancı toprakları yağmalamak için mücadele, tüm ülkelerde proletaryanın devrimci hareketinin önünü kesme ve demokrasiyi ezme gayreti, bütün ülkelerin proleterlerini aldatma, bölme ve ezme dürtüsü, burjuvazinin çıkarları için bir ulusun ücretli kölelerini diğer ulusun ücretli kölelerine karşı kışkırtma isteği; savaşın gerçek içeriği ve anlamı sadece budur." Bütün bunlar Stalin, Dimitrov ve şürekasının bugünkü öğretisinden ne kadar da uzak!
Barış için pasifist iç çekişlerle emperyalist savaşa karşı mücadele vermek mümkün değildir. "İşçi sınıfını aldatma yollarından biri de pasifizm ve soyut barış propagandasıdır. Kapitalizm altında, özellikle de onun emperyalist aşamasında, savaşların olması kaçınılmazdır." Emperyalistler tarafından kararlaştırılacak bir barış, ancak yeni bir savaştan önceki soluklanma dönemi olabilir. Yalnızca savaşa ve savaşı üreten emperyalizme karşı devrimci bir kitle mücadelesi, gerçek barışı sağlayabilir. "Bir dizi devrim olmaksızın, sözde demokratik barış bir orta sınıf ütopyasıdır."
Pasifizmin uyuşturucu ve zayıflatıcı yanılsamalarına karşı mücadele, Lenin’in öğretisindeki en önemli unsur olarak ortaya çıkar. Lenin, "kapitalizm altında apaçık bir ütopya olan silahsızlanma" talebini, özel bir düşmanlıkla reddetti.
Sosyal-şovenizmin kökleri
Gelişmiş kapitalist ülkelerdeki işçi partilerinin çoğu, savaş sırasında kendi burjuvazilerinin tarafına geçtiler. Lenin bu eğilimi sosyal-şovenizm olarak adlandırdı: lafta sosyalizm, davranışta şovenizm. Enternasyonalizme ihanet gökten zembille inmedi, reformist uyarlanma politikalarının kaçınılmaz bir devamı ve gelişmesi olarak ortaya çıktı. "Oportünizm ve sosyal-şovenizmin ideolojik-politik içeriği bir ve aynıdır: sınıf mücadelesi yerine sınıf işbirliği, kendi hükümeti zor durumdayken bu zorluklardan devrim için yararlanmak yerine kendi hükümetini desteklemek."
Son savaştan hemen önceki -1909’dan 1913’e uzanan- kapitalist refah dönemi proletaryanın üst katmanlarını çok sıkı bir biçimde emperyalizme bağladı. Emperyalist burjuvazinin sömürgelerden ve genel olarak geri kalmış ülkelerden emperyalist burjuvazi tarafından elde edilen süper kârların ağız sulandırıcı kırıntıları, işçi aristokrasisi ve işçi bürokrasisinin payına düştü. Bu nedenle, onları yurtseverliğe iten şey doğrudan doğruya emperyalizmin politikalarındaki kişisel çıkarlarıydı. Bütün toplumsal ilişkileri tüm çıplaklığıyla açığa vuran savaş boyunca, "oportünistler ve şovenistler, burjuvaziyle, hükümetle ve Genel Kurmayla ittifakları nedeniyle büyük bir güce kavuşmuşlardı."
Sosyalizmdeki ara ve belki de en yaygın eğilim, barış zamanında reformizmle Marksizm arasında salınan ve bir yandan kendilerini kaba, pasifist sözlerle gizlemeye devam ederken neredeyse istisnasız olan sosyal-şovenistlerin esiri olan sözde merkezdir (Kautsky vb.). Kitlelere gelince, onlar kendilerinin on yıllardır yaratmış oldukları aygıtları tarafından gafil avlandılar ve aldatıldılar. Lenin, İkinci Enternasyonal’in işçi bürokrasisinin sosyolojik ve siyasi bir değerlendirmesini yaptıktan sonra yarı yolda durmadı. "Oportünistlerle birlik, işçilerin "kendi" ulusal burjuvazileriyle ittifak yapmasıdır ve uluslararası devrimci işçi sınıfı saflarında bir bölünmeye işaret eder." Buradan, enternasyonalistlerin sosyal-şovenistlerden kopmaları gerektiği sonucu çıkar. "Şu anda sosyalizmin görevlerini yerine getirmek olanaksızdır, oportünizmden…" ve merkezcilikten, "sosyalizm içindeki bu burjuva eğilimden kesin bir şekilde kopmadıkça işçilerin gerçek bir enternasyonal birliğini sağlamak mümkün değildir." Bizzat partinin adının değiştirilmesi gerekmektedir. "Lekelenmiş ve alçaltılmış olan "Sosyal-Demokrat" ismini bir kenara atıp, eski Marksist isme, Komünist ismine geri dönmek daha iyi olmaz mı?" İkinci Enternasyonal’den kopmanın ve Üçüncüyü inşa etmenin zamanıdır.
* * *
O zamandan bu yana geçen yirmi küsur yılda ne değişti? Emperyalizm çok daha şiddet dolu ve baskıcı bir karakter kazandı. Bugün emperyalizmin en tutarlı ifadesi faşizmdir. Emperyalist demokrasiler birkaç basamak aşağı düştüler ve doğal ve organik olarak faşizme doğru evrim geçiriyorlar. Ezilen ulusların uyanışı ve ulusal bağımsızlık istekleri keskinleştikçe, sömürgeci baskı daha da katlanılmaz hale gelmektedir. Diğer bir deyişle, Lenin’in emperyalist savaş teorisinin temelinde yer alan tüm bu ayırt edici özellikler, şimdi çok daha canlı ve keskin bir karakter kazanmış durumdadır.
Elbette komüno-şovenistler, uluslararası proletaryanın siyasetine sözüm ona tam bir dönüş yapan SSCB’nin varlığından söz edeceklerdir. Buna kısaca şöyle cevap verilebilir: SSCB doğmadan önce de, mücadeleleri desteklenmeyi hak eden ezilen uluslar, sömürgeler vb. vardı. Eğer kişi kendi ülkesinin sınırlarının dışındaki devrimci ve ilerici hareketleri, kendi emperyalist burjuvazisini desteklemek suretiyle destekleyebiliyor olsaydı, sosyal-yurtseverlik politikası ilkesel olarak doğru olurdu. O zaman Üçüncü Enternasyonal’i kurmak için de hiçbir neden kalmazdı. Bu işin bir yanı, fakat başka bir yanı daha var. Şu anda SSCB yirmi iki yıldır varlığını sürdürüyor. On yedi yıl boyunca Lenin’in ilkeleri yürürlükte kaldı. Komüno-şovenist politikalar keskinleşmeye başlayalı sadece dört beş yıl oldu. SSCB’nin varlığı savı bu yüzden yalnızca sahte bir kılıftır.
Eğer çeyrek yüzyıl önce Lenin, sosyalistlerin uygarlığı ve demokrasiyi savunmak bahanesi altında kendi milliyetçi emperyalizmlerinin yanına geçişini sosyal-şovenizm ve ihanet olarak adlandırdıysa, o zaman Lenin’in ilkeleri açısından bugün aynı politika çok daha canicedir. Yaşasaydı Lenin’in, kapitalist uygarlık çok daha derin bir çürüme içindeyken İkinci Enternasyonal’in tüm safsatalarını yeniden dirilten Komintern önderlerini nasıl adlandıracağını tahmin etmek güç değil.


Burada tehlikeli bir paradoks var; Komintern bayrağını Kremlin oligarşisinin izlerini silmek için kirli bir paçavraya çeviren sefil Komintern epigonları, Komünist Enternasyonal’in kurucusunun öğretilerine sadık kalanlara "dönek" diyorlar. Lenin haklıydı: Egemen sınıflar büyük devrimcilere sadece hayatları boyunca eziyet etmekle kalmazlar, ölümlerinden sonra onları görevi "kanunu ve düzeni" korumak olan ikonalara çevirmeye çalışarak, çok daha incelikli önlemlerle onlardan intikam alırlar. Elbette hiç kimse Lenin’in öğretilerini savunmak zorunda değildir. Ancak bizler, onun öğrencileri, hiç kimsenin bu öğretilerle alay etmesine ve tam karşıtına dönüştürmesine izin vermeyeceğiz.

23 Temmuz 2015 Perşembe

Suruç katliamı ve arka planı - Baran Serhad

Suruç katliamı ve arka planı

// 20 Temmuz Pazartesi günü, Kuzey Kürdistan’ın Suruç ilçesinde Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu’ndan 32 Aktivist bombalı bir eylemde katledildi. 100′den fazlası ise yaralı durumda. SGDF’li yoldaşlara baş sağlığı diliyor ve dayanışma içinde olduğumuzu açıklıyoruz. Peki bu ağır saldırının arkasında ne yatıyor? //
Kürt Halk Koruma Birlikleri YPG ve YPJ’nin IŞİD barbarlarına karşı Kobane’de verdikleri mücadele uzun zamandır dünya genelinde önemli bir konuma sahip. Pek çok dayanışma kampanyasının yanı sıra, sol örgütlerden birçok aktivist direniş sürecinde Kobane’yi kurtarmak amacıyla IŞİD’e karşı silahlandı. Milislerin kahramanca mücadeleleri sonucunda IŞİD kentten püskürtüldü. Lakin Kobane ağır savaş koşulları ve NATO uçaklarının bombardımanları sebebiyle şu anda enkaz halinde bulunuyor.
Bu sebeple Kobane destekçileri bir araya gelerek, şehri yeniden kurma çabasına giriştiler. Bu destekçilerden birisi olan SGDF, 19 Temmuz’dan 24 Temmuz’a kadar projeye katılım çağrısında bulundu. Bir çok şehirden gelen 300 Aktivist, Kobane’ye yolculuk için Amara Kültür Merkezi’nde buluştu. Aktivistler öncelikle kampanyayı tanıtmak amacıyla bölgede bir basın açıklaması düzenlediler. IŞİD’e bağlı intihar bombacısının katliamı gerçekleştirdiği netlik kazanmış durumda.

AKP finanse ediyor, IŞİD katliam yapıyor!

Katil Türk devletinin ikiyüzlü temsilcileri katliamdan sonra üzüntülerini dile getirdiler. Fakat elleri kana bulanmış olan AKP hükümetinin ve MİT’in bu katliamın esas sorumluları olduğu barizdir. IŞİD çetelerine sağladıkları finansal ve lojistik destek ile bu katliamın temelini oluşturmuşlardır. Geçen yılın ekim ayında yayınladığımız bildiride bu çizgiyi teşhir etmiştik: ”Erdoğan yönetimindeki Türkiye’nin özellikle ahlaksız bir rolü var. Türkiye geçtiğimiz haftalarda ve aylarda IŞİD’in kendi topraklarına geri çekilmesine sürekli izin verdi. Buna karşılık Kürt mültecilerin ve milislerin Türkiye’ye geçişine engel oldu ve IŞİD’le yapılan işbirliğine karşı Türkiye’de yapılan protestoları şiddet kullanarak bastırdı. [...] Türk devleti Suriye’deki iç savaşın başlangıcından itibaren Esad diktatörlüğünün düşüşünü hızlandırmak, Kürt halkındaki özerklik eğilimlerini yok etmek ve kendi çıkarlarını dayatmak için Suriye’deki birçok muhalif gruba para ve silah desteğinde bulundu. Türk hükümetinin dış politikasının çöküşü, IŞİD’e verdikleri utanç verici destekle zirve yaptı.”
Türk devletinin IŞİD’e olan desteği kısmen gizli, kısmen aleni durumdadır: IŞİD 2014 yılında Musul’da bulunan Türk Konsolosluğunu işgal edip, 49 insanı 101 gün boyunca rehin olarak tuttuğunda, AKP hükümeti MİT ile beraber IŞİD ile gizli pazarlıklar yürüttü. O süreçte Ankara’daki hükümet emperyalistlerden bile gelen baskılara rağmen, IŞİD’e karşı net bir tutum almadı ve esas odağını Rojava’ya saldırmaya yöneltti. Rehinler serbest bırakıldığında ise, hükümet bu konu hakkında hiç bir detay sızdırmadı.
Suriye iç savaşı sırasında sınırda bulunan Hatay şehri, açıkça çetelerin ricat bölgesi olarak kullanıldı. Bu çeteler 11 Mayıs 2013 yılında Reyhanlı’da düzenledikleri bombalı saldırılar ile 52 kişiyi katletmiş, 100′den fazla insanı ise yaralamıştır. Bu sırada IŞİD taraftarları İstanbul’da sorunsuz bir şekilde dernek büroları açıp, yürüyüş bile düzenleyebiliyorlar.
İlk olarak Kasım 2013′te ve sonrasında Ocak 2014′te MİT’in 4 ayrı tırına gerçekleştirilen arama operasyonları doğrultusunda, Türk devletinin Suriye’deki örgütlere silah yardımı yaptığı ortaya atıldı. Özellikle sosyal medyada büyük yankı bulan bu haberin ardından, hükümet arama emri veren 5 Cumhuriyet Savcısını görevden aldı ve haklarında tutuklama kararı çıkarttı.
Geçen seçim sürecinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Kürtlerin IŞİD’e karşi aldığı askeri zaferlerin ardından agresif ve militarist bir retorik kullandı: ”Tüm dünyaya sesleniyorum: Bedeli ne olursa olsun, Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye’nin güneyinde devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz.” Bu karalama propagandası sadece Rojava’ya değil, HDP’ye karşı da yürütüldü. Başbakan Ahmet Davutoğlu ile beraber Erdoğan seçim mitinglerinde birçok kez HDP’yi alenen hedef gösterdi. Bunun sonucunda yüzlerce HDP bürosu saldırıya uğradı ve 5 Haziran’daki Diyarbakır mitinginde bombalama saldırısı meydana geldi. Suruç katliamı aynı şekilde AKP rejiminin bir ürünüdür ve önceki katliamlarla bağlantılıdır.

Bumerang etkisi

Türkiye rejimi hakkındaki daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, AKP hükümetinin dış poltikasının iflası felaket sonuçlara sahiptir: ”NATO üyesi ve ABD’nin stratejik ortaklarından birisi olan Türk devleti, Arap baharının ortaya çıkışı ile beraber bölgede ve özellikle Mısır’da „Türk modelini“ yayma çabalarına girişti. Bölgesel güç olma yolunda araç olarak kullanılan bu modeli neoliberal ılımlı islami partinin iktidarında parlamenter demokrasi olarak tanımlayabiliriz. Lakin bu konsept tamamen başarısızlığa uğradı ve Türk devleti dış politikada şu sıralar bilhassa Suriye, Mısır, Irak ve Libya’da düşmanca ilişkilere sahip.” Bunun arka planında ise şöyle bir durum söz konusudur: „Türk burjuvazisi dış politikada Suriye ve Mısır’da çelişkili bir durumdadır: Muhalifleri destekleyerek kendi pazarını oluşturmak ve jeopolitik müttefikleri ile bölgesel bir güç olma çabasındaydı. Lakin Esad’ın düşürülmesi için gerekli olan ekonomik güce ve emperyalist devletlerin desteğine sahip değildi.”’
Türk devleti HDP’nin yükselişini ve Rojava deneyimini büyük bir tehdit olarak algılıyor. Keza Kürt hareketi PKK 30 senedir milli güvenliğe karşı en büyük tehdit olarak görülmektedir. Her ne kadar PKK ve HDP Türkiye’de reformist bir çizgide olsalar da, Rojava’daki demokratik öz yönetim deneyimi Türk devletininin Suriye politikası ile çelişmekte. Bu sebeple Türk devleti için Rojava deneyiminin kaybetmesi esas gereksinimdir.
”Arap baharı” sırasında Türk hükümeti ılımlı neoliberal islam modelini Mısır gibi ülkelere yaymak istedi. Fakat bu ”ihracat” başarısızlıkla sonuçlandı ve Türkiye’nin stratejik müttefiklerinden olan Müslüman Kardeşler karşı devrimci bir dalga sırasında bozguna uğratıldı.
Şimdi ise Türk devleti rejimin ekonomik ve politik konumundan ötürü büyük bir baskı altında bulunuyor. IŞİD’e verilen pragmatik destek, gerek Esad rejiminin yıkılmasını hızlandırmak gerekse Rojava’daki demokratik öz yönetimi parçalamak için oynanan büyük bir kumardı. Lakin bu kumarda kaybeden taraf olan Türk devleti büyük bir krizin eşiğinde bulunuyor. Her ne kadar AKP Uluslar arası arenada ”IŞİD’in müttefiki” olarak teşhirinden dolayı IŞİD’ten uzaklaşmaya çabalasa da, bu örgüt Türkiye’de çoktan gerekli maddi altyapısını oluşturmuş ve konsolide olmuş durumdadır.

Görevlerimiz

Artık burjuvazi tarafından dikte edilen barışın kanlı yüzünü görebime zamanı gelmiştir: Bu süreç Kürt hareketinin Türk devleti karşısında mutlak kapitülasyonu anlamına geliyor. Bu sebeple ”barış sürecinin” aktörleri arasında tekrar tekrar anlaşmazlıklar vuku bulup, süreç Türk devleti tarafından tek taraflı dondurulmuştur. Katliamlarda, ulusal baskıda, sömürüde ve zorunlu göçte esas sorumluluğu bulunan Türk burjuvazisi ve işgalci devlet ile ”demokratik barış” söz konusu olamaz. Barış sözleşmesi olsa bile, bundan sadece Kürt burjuvazisi yararlanacak ve Kürt halkının büyük bir kısmı baskı ve sömürüden kurtulamayacak.
IŞİD eşkiyaları sol örgütler, işçiler, Kürtler, Aleviler ve kadınlar için büyük bir tehlike arz ediyor. Son zamanlarda bu barbarların saldırıları artmış durumda. Kitlelerin güvenliği Türk hükümetinin umrunda değil. Suruç katliamını protesto etmek için birçok şehirde sokağa çıkan kitleler bile ağır polis saldırılarına maruz kaldılar. Bu koşullar altında IŞİD eşkiyalarının ve Türk devletinin baskılarına karşı işyerlerinde ve sokaklarda öz savunma komiteleri kurulması bir mecburiyettir.
Bizler Almanya’da ve Avrupa’da Kürt halkını kriminalize eden ve direnişlerini sekteye uğratan PKK yasağının kaldırılması, bütün politik tutuklularının serbest bırakılması, ilticacıların kabul edilmesi ve silah ihracatının durdurulması için mücadele etmeliyiz. Bu sebeple sendikalar ve sol örgütler Kürt halkıyla dayanışmaya geçerek kampanyalar ve yürüyüşler düzenlemelidirler.


*Yukarıdaki yazı FT-CI Almanya seksiyonu RIO (Revolutionare Internationalistische Organisation) un sitesi www.klassegegenklasse.org sitesinde yayınlanmıştır.
http://www.klassegegenklasse.org/suruc-katliami-ve-arka-plani/

“Uyandım sizi düşündüm birdenbire duvar, birdenbire gece yarısı, Ay göğsümün sol yarısı”… - berxwedan poyraz

Uyandım sizi düşündüm birdenbire duvar, birdenbire gece yarısı,
Ay göğsümün sol yarısı”…
Attım kendimi sokağa kedilerle konuştum. Dertlendim sigaramı yaktım dumanına karıştım. Yollar çıkmaza döndükçe, dilimdeki türkü uzadı ağıt uzadı. Ey sen yiğit çıkartmaktan hiç erinmeyen coğrafya adamı zorla şair yaparsın.
Hem öyle bir şiir ki bu yedi renk yedi dil yedi coğrafya barındırırsın. İçinde lazlar mı istersin ? Kürtler mi ? yoksa Çerkesler mi ? Düşün ki bu insanlar ortak kavgada buluştu devrim ateşiyle düştüler yola, belki çoğu daha once Ankaradan öteye geçmemişti bile.
Ama iradeyle cesaret onları rojavaya taşıdı. Koşulların sertliği yıkık bir kentin yitik çocuklarına umut götürülmesine engel olamadı. Ta ki o sabaha kadar…

Fidan dikecektiniz bir de değil mi? şimdi o fidanlar siz oldunuz. 32 Can 32 Siper yoldaşı. Her biriniz bu yiğitler coğrafyasının birer mihenk taşısınız artık. Tarih gülüşlerinizin donup kaldığı 20 temmuz sabahını unutmayacak ve “ASLA”.

Nasıl ki unutulmadıysa idam sehpasında Deniz’in son sözleri
Yaşasın Türk ve Kürt Halkının Ortak Mücadelesi”…
Nasıl ki unutulmadıysa İbrahim’in Dıyarbakır Zindanlarında ser verip sır vermeyen o çelikten iradesi…
Kim dövüşmüyorsa bu zulme karşı, Kim bir kurşun atımı kadar yakın durmuyorsa bu haramilere o bizden değildir diyorsa Mahir…
Mazlumun önderliğinde bir halkın çocukları savaşa, kavgaya ateşle yürüyorlarsa.

Bizim de özgürlüğümüz dövüştüğümüz yerdir. Demiş ki biryoldaş iyi değilim ! İyi olmayacağım ! İyi olmayın ! Farklı yollardan geliyor olsak bile kızıl bayrağın altında buluşup barbarlığa, faşizme, Gericiliği bir balyoz gibi inmeli yolumuzu aydınlatan önderliklerin ışığında devrimci bir cephe oluşturmalı ve haykırmalıyız

YAŞASIN DEVRİM VE SOSYALİZM !
YAŞASIN SİPER YOLDAŞLIĞI !

Kabul edelim ki bu coğrafyada yaşamak direnmenin başladığı yerdir. Farklı din, dil, ırk, mezhep, cinsel kimlik barbar çeteler tarafından öldürülmeye ve tecavüz edilmeye yeterli. Halbuki bizler bütün renklerimizle bir çarkın dişlileri gibi mutlu bir uyum içerisindeyiz. Bilmiyorlar ki bizler en çok farklılıklarımızla seviyoruz birbirimizi. Bizden olmamızı istedikleri sormayan sorgulamayan insan modelini istemiyoruz. Bizler artık sokak ortasında özgürlüklerimiz için polis esnaf faşist üçgeninde dövülerek öldürülmek istemiyoruz. Bizler yaşamlarımızın hiçe sayıldığı maden ocaklarında sırf başka seçeneğimiz olmadığı için öldürülmek istemiyoruz. Bizler zulme başkaldırdığımız için polis mermileriyle öldürülmek istemiyoruz. Bizler umut taşıyıcıları gencecik fidanlar başka bir dünyanın mümkün olduğu şiarımızla, barbar çeteler tarafından katledilmek istemiyoruz.

Bu coğrafya kana doydu artık. Anaların yürekleri dayanmıyor.
Sizler ki bizim yaşam hakkımızı elimizden almak isterseniz, bizlerde artık öz savunmaya geçer ve yaşamlarımızı ve özgürlüklerimizi korumak adına savaşırız. Ki tarih nice destansı kavgalarla doludur. Ölürüz de biz. ölmeyi de iyi biliriz. Hem ölmek dediğin nedir ? yaşamak Ne ?

Yaşamak nefes alıp vermek değildir. Nazım ne güzelde demistir
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine”…
işte tam da burda senin insanlığının yaşam hakkının bende olmadığını nereden çıkarıyorsun. Ölmemiz gerektiğini nasıl savunuyorsun. Beni ağlatan ölüm senin gülmeni sağlıyorsa biz kardeş değiliz ve hiç olmadık. Oysa ki kürt bir anne şöyle diyor;
Keşke bizim çocuklar ölseydi biz alışığız bu misafir çocuklarını annelerine biz ne deriz. Evet tam da böyle söylüyor. Sizin çürümüşlüğünüze inat, bizim yüreklerimiz tanır birbirini, ezilmişi, zulme uğramışı, emekçiyi, gönül bağıyla bağlıyızdır biz nerde olsa tanırız birbirimizi. İster yeşil bir parka nın içinde ister yedi kat yerin dibinde biz birbirimize hep aynı sevgiyle bakarız. Tarihin kavga destanlarından tanırız birbirimizi nasıl ki tanıyorsak cellatlarımızı biz yüreklerimizden tanırız birbirimizi.


Birçoğu kardeşim yaşta, inançları uğruna bir temmuz sabahı o iyi insanlar güzel atlarına binip gittiler. Geriye ne mi kaldı “İSYAN “
Bizler artık ölmeyeceğiz bu topraklar dais çetelerine gericileri faşistlere mezar olacak ve döktükleri kanda boğacağız her birini. Gömdüklerimizden devraldığımız bayrağı onurla taşıyıp birer özgürlük neferi olmaya and içtik. Kadınız Erkeğiz Bireyiz içimizde bu devrim ateşi yandıkça kavga heryerde ! özgürlüğümüz kavganın başladığı yerde.
Arkadaş güzel demiş; alnını dağ ateşiyle ,yüzünü kanla yıkayan dostum , senin dudağında gülümseyen bordo gül , benim yüreğimi harmanlayan isyan olsun şimdi dingin gövdende , uğultuyla büyüyen sessizlik, bir gün benim elimde  patlamaya hazır mavzer olsun , başını omzuma yasla  gövdemde taşıyayım seni , gövdem gövdene can olsun…
Uğurlar olsun…





Manşet